31 Mart 2026 Salı

Vazgeçmenin Büyüsü

Vazgeçmek çoğu zaman yenilgiyle karıştırılır.

Oysa insan hayatında en radikal, en onurlu ve en dönüştürücü anlar, tam da vazgeçtiği yerde başlar. Çünkü vazgeçmek, her şeyden elini çekmek değil; yanlış yerden, yanlış biçimde tutunmayı bırakmaktır.


Toplum bize hep direnmemizi öğretir.

Devam et, katlan, sabret, dayan.

Ama kimse şunu sormaz:

Neye rağmen? Kime rağmen? Kendine rağmen mi?


Albert Camus, Sisifos Söyleni’nde insanın absürtle ilişkisini anlatırken direnişi yüceltir; ama o direniş, anlamsız bir ısrar değil, bilincin açıklığıyla yapılan bir seçimdir. Camus’nün asıl meselesi şudur:


“Gerçek başkaldırı, bilerek yaşamak ve bilerek bırakmaktır.”


Vazgeçmek de böyle bir bilinç hâlidir.

İnsanın kendi sınırını tanımasıdır.

Artık canını acıtan bir umudu taşımamayı seçmesidir.


Nietzsche’nin sıkça yanlış anlaşılan sözü burada durur:


“İnsan, uğruna yaşayacak bir ‘neden’i varsa, hemen her ‘nasıl’a katlanır.”


Ama ya o neden yoksa?

Ya insan artık sadece alışkanlığa, korkuya ya da yalnız kalmamak ihtimaline tutunuyorsa?


İşte o noktada vazgeçmek bir çöküş değil, bir arınmadır.



Vazgeçmenin bir büyüsü vardır; çünkü insan vazgeçtiğinde zaman değişir.

Sürekli ileriye doğru akan, “olacak mı?” diye soran zaman durur.

Yerini, “olmadı” gerçeğinin sade ama rahatlatıcı sessizliği alır.


Simone Weil bu sessizliği çok iyi bilir:


“Bırakmak, ruhun ağırlıktan kurtulmasıdır.”


İnsan vazgeçtiğinde, yük hafiflemez sadece;

bakış açısı da değişir.

Artık kendini ikna etmeye çalışmaz.

Artık bir ihtimali ayakta tutmak için kendini eğip bükmez.


Bu yüzden vazgeçmek çoğu zaman korkutucudur.

Çünkü vazgeçen insan, hikâyeyi kontrol etmeyi bırakır.

Ama aynı anda şunu da bırakır:

Kendini eksik hissettiren bir bekleyişi.



Epiktetos, insanın mutsuzluğunu şu cümleyle özetler:


“Kontrol edemeyeceğin şeylere bağlanırsan, köle olursun.”


Vazgeçmek, bu köleliğin sona erdiği yerdir.

Bir ilişkiden, bir hayalden, bir kimlikten vazgeçmek…

Aslında çoğu zaman, artık sana ait olmayan bir benlikten çıkmaktır.


Ve evet, vazgeçmek yas tutmayı gerektirir.

Çünkü vazgeçilen şey çoğu zaman gerçekleşmemiş bir ihtimaldir.

Ama insan, ihtimaller için ömür harcadığında değil;

gerçekliğe döndüğünde iyileşir.



Belki de vazgeçmenin büyüsü tam burada saklıdır:

İnsan vazgeçtiğinde küçülmez.

Aksine, kendine geri döner.


Rilke’nin o sessiz bilgeliğiyle söylersek:


“Yaşamak soruları sevmektir.”


Ama bazı soruların cevabı şudur:

Artık bu değil.


Ve bunu fark edebilen insan,

kayıp yaşamaz.

Alan açar.


e.s.

31.03.2026

3 Mart 2026 Salı


ANLAŞILMAK NEDEN BÜYÜK LÜKS?

İnsan kendini ortaya koyarken gerek sanatta gerek toplumda gerek ilişkilerinde gerekse varoluşuyla anlaşılmak ister. İster ki doğru anlaşılsın doğru anlaşılsın ki sevilsin. Aslında tüm duygular bu iki temel duygu üzerinden mi türüyor?

Sevgi ve korku..

Bu iki düzlem üzerinden mi dökülüyor tüm eylemler?

İnsanın anlaşılma tutkusu yüzyıllardır bir varoluş sancısı mı yoksa?

Oysa seni dinlemeyen birine sağırdır tüm sözler.

Herkes kendi gerçekliğine bağlı kalırsa iletişim imkansız olur.

Anlaşılmak,

Ne tam bir talep,

Ne açık bir beklenti..

Daha çok görülmek isteyen bir iç ses.

Ve belki de bu yüzden en çok yanlış yerde ararız onu.

Anlaşılmak bu yüzden büyük bir lüks. Çünkü diyalog, iki sesin aynı boşlukta yankılanabilmesini gerektirir. Oysa çoğu zaman herkes kendi yankısını duymakla meşguldür.

İki monolog bir diyalog etmez. Etmiyor da. 

Martin Buber’in dediği gibi :

‘’İnsan, ancak ‘Ben-Sen’ ilişkisinde gerçekten var olur.’’

Ama biz çoğu ilişkide ‘Ben-O’ dayız ;

Karşımızdakini bir nesne, bir onay, bir tehdit ya da bir aynaya indirgeriz.

Böyle olunca konuşmalar çoğalır, temas azalır.

Spinoza’ya göre insan eylemlerinin kaynağı gerçekten de iki temel duygudur:

Sevgi ve korku…

Sevildiğini hissetmek isteyen insan, anlaşılmak ister. Yanlış anlaşılmaktan korkan insan ise ya susar ya kendini fazlasıyla anlatır.

İki durumda da iç ses yorulur.

Nietzsche bu yorgunluğu şöyle tarif eder:

‘’Anlaşılmamak kaderimdir.’’

Belki bu yüzden derin insanlar kalabalıklar içinde yalnızdır.

Çünkü derinlik, hızla tüketilen bir şey değildir. Zaman ister, dikkat ister, cesaret ister.

Simone Weil der ki:

‘’ Dikkat, sevginin en nadir ve en saf biçimidir.’’

Anlaşılmak da tam olarak budur aslında: Birinin seni düzeltmeden, savunmaya geçmeden, kendi hikayesini araya sokmadan görebilmesi ve dinlemesi.

Ama bu nadirdir. Çünkü herkes önce kendini kurtarmaya çalışır.

Belki de anlaşılmak büyük bir lüks değil, büyük bir rastlantıdır.

Ve belki bu yüzden, en güvenli yer hala şurasıdır:

Kendinle kurduğun o sessiz, dürüst diyalog.

Çünkü insan, kendini bile anlamaya cesaret edemediği yerden başkasından anlaşılmayı beklediğinde en çok orada incinir.

Peki sen ne kadar kendi içini görmeye heveslisin ki anlaşılma isteğindesin?


e.s.

8 Ocak 2026 Perşembe

 




Tanışmak mı? Tanımak mı?

Bazı insanlar hayatımıza usulca girer, bir selam kadar hafif, bir tebessüm kadar geçicidirler. Bazılarıysa içimize işler, bir fısıltı gibi yankılanır, kalır. Ama birini gerçekten tanıyabilir miyiz? Yoksa tanıdığımızı sandığımız her insan, aslında zihnimizde yarattığımız bir siluetten mi ibarettir?

Tanışmak, yüzeyde gezinmektir. Adını öğrenmek, sesine aşina olmak, mimiklerini ezberlemektir. Ama tanımak, derine inmek ister; kaygılarını, korkularını , geceleri uykusunu bölen düşünceleri bilmeyi.. İnsan, tanıdığını sandığında bile çoğu kez yanılır. Karşımızdaki kişinin, gösterdiği kadarını biliriz. Geri kalanı bizim ona yüklediğimiz anlamlardır.

Montaigne. ‘’İnsan en çok kendine yabancıdır’’, der. Eğer bir insan kendini tam olarak tanıyamıyorsa, bir başkasını nasıl tanıyabilir? Bugün sevdiğimiz, güvendiğimiz birini, yarın bir yabancı gibi görmemiz bundandır. Onun değiştiğini sanırız, oysa belki de sadece biz, gördüğümüz resmi yeni bir ışıkta izliyoruzdur.

İnsan, başkalarının gözünde bir yansıma gibidir. Sartre, ‘’Cehennem, başkalarıdır’’, derken, insanın kendisini ancak ötekiler aracılığıyla tanıyabileceğini ima eder. Birinin yanında neşeli, diğerinin yanında suskunuzdur. Hangisi gerçektir? Yoksa hepsi birden mi?

Bazı insanlar, tanınmak istemez. Ya da tanınmaktan korkarlar. Bizi en iyi tanıyanlar, en çok zarar verebilecek olanlardır çünkü. Bu yüzden çoğumuz kendimizi eksik gösteririz. Sınırları çizilmiş, güvenli bir alan oluştururuz. Ama bu, gerçek bir tanıma hali midir?

Tanımak mı? Yanılmak mı?

Bir insanı tanıdığımızı sandığımızda, aslında onun hakkında bir hikaye uydururuz. Kelimelerini, hareketlerini, sessizliklerini bile anlamlandırmaya çalışırız. Oysa bir insan, sonsuz ihtimaller barındırır. Bir anındaki tepkisi, bir ömürlük huyu olmayabilir.

Belki de insanı tanımak, onun değişkenliğini kabul etmektir. Onu tek bir kalıba sığdırmaya çalışmadan, onun zamanla başka biri olabileceğini bilerek sevmektir. Belki de en derin tanıma hali, onun anlaşılmaz yanlarını da benimsemektir.

Ben de burada bu köşede tanışarak ama tanıyarak, farklı konularla değişkenlik göstererek sizlere yazıyor olacağım. Umarım bundan sonraki tanışıklığımız güzel bir tanımaya adım adım ilerler.

Sonuçta, tanımak bir yanılsamadır. Ama en güzel yanılsamalardan biridir.

 

e.s.